Dijital Kuşatmanın Ortasında Çocuk Olmak

Modern çocukluk, son beş yılda “yeniden kablolanan” (rewired) bir biyolojik ve sosyal deney sahasına dönüştü. Ortalama ilk akıllı telefon sahibi olma yaşının sekize düştüğü ve günlük kullanımın %40’lık bir sıçramayla 7,5 saate ulaştığı bu yeni dünyada, ekranlar artık sadece birer araç değil; zihinsel mimarimizin ana belirleyicisi konumunda.

Bir öğretmen perspektifiyle baktığımızda; gençlerin artık akranlarıyla yüz yüze etkileşim kurmak yerine dijital ortamlarda geçirdiği bu devasa zamanın, sinaptik budanmadan sosyal gelişime kadar her süreci etkilediğini görüyoruz. Bu cihazlar hayatımızı mı kolaylaştırıyor, yoksa insan zihnini temelden mi dönüştürüyor?

Telefonunuz Masada Dururken Bile Sizi Etkiler mi?

Birçoğumuz telefonumuzu kullanmadığımız sürece dikkatimizi dağıtmadığını varsayarız. Ancak nörobilimsel veriler, akıllı telefonların sadece varlığının bile üzerimizde ciddi bir “bilişsel yük” (cognitive load) oluşturduğunu kanıtlıyor. Ward ve arkadaşlarının (2017) literatüre kazandırdığı “brain drain” (beyin sızıntısı) kavramı, cihazın fiziksel mevcudiyetinin bilişsel kapasiteyi nasıl kemirdiğini açıklar.

“Telefon sadece kullanıcı için bir dikkat dağıtıcı değildir. Masanın üzerinde yüzü aşağı dönük durması bile bilişsel kapasiteyi azaltabilir. Çünkü beyin ona dikkat etmemek için çaba sarf eder.”

Bu durum, beynin “yürütücü işlevler” (executive functions) üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklanır. Beyin, aktif bir şekilde cihazı görmezden gelmek için enerji harcarken, karmaşık problem çözme ve odaklanma gerektiren görevlere daha az kaynak ayırabilir. Sonuç, kullanılmayan ancak varlığıyla bile zihni meşgul eden bir “kapasite sızıntısıdır”.

Gençler ve Yetişkinler Neden Farklı Etkileniyor?

Akıllı telefon kullanımı ve uyku hijyeni arasındaki ilişki, sadece yayılan ışık spektrumuyla ilgili değildir. Araştırmalar, 90 dakikalık bir ekran maruziyetinin melatonin salgısını her iki yaş grubunda da aniden baskıladığını gösteriyor. Ancak burada kritik bir nüans mevcuttur: Mavi ışık filtrelerinin kullanımı bile melatonin seviyelerindeki bu ani düşüşü tamamen engelleyememektedir. Bu durum, cihaz kullanımının sadece ışık etkisiyle değil, aynı zamanda yarattığı “bilişsel uyarıcı” etkiyle de uykuyu sabote ettiğini kanıtlar.

Gençler ve yetişkinler arasındaki iyileşme farkı ise oldukça şaşırtıcıdır. Gençlerin melatonin seviyeleri, cihazı bıraktıktan sonraki 50 dakika içinde normale dönebilirken, yetişkinlerin melatonin seviyeleri yatma vaktinde hâlâ düşük seviyelerde kalmaktadır. Bu veri, yetişkinlerin uyku düzeninin biyolojik olarak daha kırılgan olduğunu gösterse de, her iki grup için de yatmadan önceki son bir saati “ekransız bölge” ilan etmek bir zorunluluktur.

Sonsuz Kaydırma ve Duygusal Rollercoaster

Sosyal medya algoritmaları, gençlerin neuro-emosyonel sistemlerini “dopaminerjik ödül döngüleri” (dopaminergic reward loops) üzerinden istismar etmek üzere tasarlanmıştır. “Algoritmik Maruz Kalma Endeksi” (AEI) üzerinden yapılan ölçümler, bu dijital maruz kalma halinin duygusal yaşam kalitesi üzerindeki tahribatını somut verilerle ortaya koymaktadır:

• Kişiselleştirme Çekimi: Algoritmalar, beynin ödül sistemini manipüle ederek kullanıcının ilgi alanlarını birer bağımlılık nesnesine dönüştürür.

• Sonsuz Kaydırma (Endless-scroll) Transı: Tasarımsal bir tuzak olan bu özellik, zaman algısını felç ederek kullanıcıyı bir tür bilişsel uyuşukluğa sürükler.

• Duygusal Hız Treni: Algoritmik yoğunluk ile negatif duygulanım (r=.42) ve psikolojik sıkıntı (r=.48) arasında güçlü korelasyonlar saptanmıştır. Ayrıca yalnızlık hissi (r=.35) ve uyku sorunları (r=.31) ile olan anlamlı pozitif ilişkiler, bu durumun bir yaşam kalitesi krizine dönüştüğünü kanıtlıyor.

Özellikle YouTube gibi platformlarda, diyet ve kilo kaybına ilgi gösteren genç kızlara sunulan videoların %70’inin vücut imajı kaygılarını derinleştiren, yeme bozukluklarını teşvik eden içerikler olduğu saptanmıştır.

Okulda Yasak mı, Eğitim mi?

UNESCO verilerine göre 2024 sonu itibarıyla dünya genelinde 79 eğitim sistemi akıllı telefonları yasaklamış durumdadır. Ancak günümüzde bu yasak dalgası sadece cihazlarla sınırlı kalmayıp, veri gizliliği endişeleri nedeniyle yazılımlara da sıçramıştır. Örneğin Danimarka ve Fransa’da Google Workspace, Almanya’nın bazı eyaletlerinde ise Microsoft ürünlerinin yasaklanması, dijital ekosistemin güvenliğine dair yeni bir cephe açmıştır.

Yasak Taraftarı ArgümanlarEğitim/Entegrasyon Argümanları
Dikkat ve Başarı: Beland ve Murphy (2016) çalışmasına göre yasaklar, düşük başarılı öğrencilerin test skorlarında %14’e varan artış sağlar.Dijital Okuryazarlık: Yasaklamak yerine teknolojiyi pedagojik bir “tamamlayıcı” olarak entegre etme becerisi kazandırmak.
Güvenlik: Siber zorbalık (cyberbullying) ve uygunsuz içerik paylaşımı (sexting) gibi riskleri minimize etmek.AI Destekli Denetim (Supervision): Yapay zeka aracılığıyla gizliliği koruyan, pedagojik potansiyeli yüksek denetimli kullanım alanları yaratmak.

Telefonlar Eşitsizliği Nasıl Derinleştiriyor?

Akıllı telefon politikalarının akademik performansa etkisi her öğrencide aynı sonucu vermez; bu etki “homojen” değildir. Beland ve Murphy’nin çalışmaları, telefon yasaklarının özellikle düşük başarılı öğrenciler üzerinde çok daha büyük bir pozitif etki yarattığını kanıtlamaktadır.

Bunun temelinde yatan sebep yine “yürütücü işlevler” ve “öz denetim” (self-regulation) yetisidir. Yüksek başarılı öğrenciler, telefonun varlığına rağmen dikkatlerini yönetme becerisine sahipken; öz denetim becerisi zayıf olan öğrenciler, cihazın yarattığı bilişsel sızıntıdan çok daha fazla etkilenmektedir. Sonuç olarak, sınıflarda telefon serbestliği akademik bir özgürlük gibi görünse de, aslında dezavantajlı öğrenciler ile başarılı öğrenciler arasındaki başarı makasını daha da açan sessiz bir eşitsizlik faktörüdür.

Yeni Bir Dijital Norm Mümkün mü?

Dijital kuşatmayı kırmak için sadece bireysel çabalar yeterli değildir. Sosyal psikolog Jonathan Haidt’in önerdiği “14 yaşına kadar akıllı telefon yok, 16 yaşına kadar sosyal medya yok.” normu, bilimsel bir gereklilik olarak karşımızda duruyor. Ancak Haidt, ebeveynlerin bir “Kolektif Aksiyon Problemi” (Collective Action Problem) içinde hapsolduğunu; bir çocukta telefon olmamasının sosyal dışlanma yaratması nedeniyle bireysel kararların imkansızlaştığını savunur. Bu nedenle toplumsal ve kurumsal bir norm değişimi şarttır.

Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Teknolojiyi eğitimden tamamen çıkarmak mı, yoksa onu insan bağını ve dikkat kapasitesini koruyacak şekilde bir ‘tamamlayıcı’ olarak yeniden tasarlamak mı asıl çözüm?

İlhami Serdar KARAMAN –15.01.2026

https://www.linkedin.com/in/karamanbey/

Yorum bırakın

Popüler